Haberler

Kadına şiddet saatli bomba mı?

Toplumda infial uyandıran Özgecan Aslan cinayetine duyulan tepkilerin de etkisiyle kadına yönelik şiddet ve cinayetlere ilişkin olarak Türk Ceza Kanunu'nda daha caydırıcı cezalara yer verilmesi artık kaçınılmaz. Mevcut sistemdeki mal varlığına karşı işlenen suçların cezalarının can güvenliği ve cinsel dokunulmazlığa karşı suçlara verilen cezalardan yüksek oluşu, kabul edilemez.
ERAY KARINCA*
 2014 yılında resmi makamlara yansıyan 294 kadın cinayeti üzerine, TBMM’de Kadınlara Yönelik Şiddeti Araştırma Komisyonu kuruldu. Daha yeni kurulan ve Sümeyye Erdoğan’ın da yönetiminde olduğu Kadem’i ve Mağdur Babalar Derneği temsilcisini dinlerken, Mor Çatı gibi şiddet konusunda yıllardır çalışmalar yürüten kadın kuruluşlarını çağırmayışı tepkilere yol açtı.

Komisyonun daha ilk başta yaptığı bu yöntem hatasının yanında, üyelerinin bazı açıklamaları da sağlayabileceği yararlar, konusunda endişe vericiydi. Örneğin, AKP’li bazı üyeler, “6284 Sayılı Yasa’yı Türkiye’ye hiç uygun bulmuyoruz” derken, komisyon üyesi İsmet Uçma, “mahalle namusu” kavramını ortaya atarak “mahalle büyüklerince aile içinde barıştırmayı” çözüm olarak öneriyordu. Bu öneri zaten aile büyükleri kararıyla ve namus gerekçesiyle de kadın cinayetlerinin işlenebildiği için son derece tehlikeliydi. Aynı şekilde komisyonun AKP’li Başkanı Alev Dedegil’in kadın sığınma evlerinin adreslerinin gizli tutulması yerine mahalle korumasına emanet edilebileceği söylemi de komisyonun sağlayacağı yararlar konusunda umut kırıcıydı.

Kadınların talepleri
Tüm bunlara ve kadına yönelik şiddetin önlenmesi konusundaki görünüşteki ve gerçekteki tüm çabalara karşın, şiddetin artıyor oluşu, paniğe yol açmamalı, tam tersi serinkanlılıkla sebepleri iyice araştırılmalı. Bu aşamada kadın örgütlerinin yılların deneyimiyle somutlaştırdıkları önerilerinin hayata geçirilmesi çok önemli. Bunların içinde 6284 Sayılı Kanun’un etkili uygulanması ise birebir bu soruna yönelik olduğu için de ayrıca ayrıntılı ve titiz incelenmeyi hak eder.
Söz konusu talepler şunlar: Cumhurbaşkanı, Başbakan ve TBMM’deki tüm parti liderlerinin kadına yönelik şiddeti kınaması. 6284 Sayılı Koruma Kanunu’nun etkin uygulanması. Türk Ceza Kanunu'nda (TCK) caydırıcı cezalara yer verilmesi. Kadın Bakanlığı kurulması. Cinsiyet ve cinsel yönelim eşitliğini esas alan yeni anayasa.

Bu taleplerden ilki olan ülkeyi yönetenlerin kadına yönelik şiddetin önlenmesi konusunda samimi ve sorunun kökeninde cinsiyet eşitsizliği olduğunun bilinciyle yapacakları açıklamaların toplum katında ve uygulamacılar nezdinde çok işe yarayacağı kuşkusuzdur. Ne var ki bunun için öncelikle toplumu kutuplaştıran şiddet söyleminin terk edilmesi gerekir.

6284 sayılı kanun
Kadına yönelik şiddetin önlenmesi konusunda bir koçbaşı işlevi görmesi gereken 6284 Sayılı Kanun’un etkin uygulanması ise çetrefilli bir sorun. Bu anlamda kanunun uygulanmasında, iyi niyetten öte sorumluluktan kaçma yaklaşımı daha başat. Öyle ki, kanunun uygulanmasında sorumluluk kurumlar arasında, “Aman ölüm olmasın” diye, adeta bir saatli bomba gibi kucaktan kucağa bırakılıyor. Bunun sebebi ise tıpkı yönetenlerin önemli bir kısmında olduğu üzere, uygulamacıların da çoğunluğunun yasayı içselleştirmemesi, kadına şiddetin kaynağında erkekle kadın arasındaki eşitsiz güç ilişkisi olduğunun farkında olunmayışıdır. Ancak bunda yasanın bir asprin işlevi gördüğünün ya da acil servis kanunu olduğunun gözden kaçırılmış olması da etkili oluyor. Yine bir çerçeve yasada bulunması gereken birçok ayrıntılı düzenlemenin bu kanunda yer alması, kanunun en önemli amacı olan şiddetin o anda, o akşam, o çatı altında yaşanmasını önlemek arsuzunu gölgeliyor, yasayı samimi olarak benimsemeyenlerin dikkat dağıtmasına örneğin, “Koruma kararı boşanmaları körüklüyor” şeklinde argümanlar üretmelerine fırsat veriyor, iyi niyetli olanların ise elini zayıflatıyor.

Ne var ki 6284 Sayılı Yasa, her şeye rağmen kadına şiddetin hemen o anda önlenmesi için en önemli ve etkili araç. Yasanın samimi olarak benimsenmesi halinde bu konuda sağladığı olanaklar bir hayli fazla. Bir kere bu yasayla devlet kadına şiddetin önlenmesi konusunda taraf olduğunu kabul ediyor, erkeğe eşini, partnerini “Seversin karışmam ama döversen o elini tutarım” diyor.

Ataerkil zihniyet

Öncelikli önerimiz, kadına yönelik şiddetin temelinde erkekle kadın arasındaki eşitsiz güç ilişkisinin farkında olan ama aynı zamanda yasanın amacının o anki, günkü, akşamki şiddeti derhal önlemek olduğunu vurgulayan yeni bir yasa yapılmasıdır. Çünkü yasanın acil servis işlevi gördüğü, bir asprin kanun olduğunun anlaşılmayışı da kafaların karışmasına, odaklanma sorununa yol açıyor. Bunun yanında yasanın asıl amacının kadını ataerkil zihniyetten kaynaklanan şiddetten koruma olduğunun belirgin olmayışı, aileyi korumanın önplanda olduğu algısı da uygulamadaki atipik örneklerin (örneğin erkekler lehine çok sayıda karar veriliyor oluşu) öne çıkmasını önleyemiyor. Yapılacak eğitim çalışmalarıyla uygulamacılar ve kamuoyu, kanunun amacı ve hedefi konusunda bilgilendirilmeli. Ancak eğitim çalışmalarının her üç bakanlığın çalışanları, daha doğrusu süreci baştan alıp sonuna kadar takip eden tüm kurum elemanları birlikte ve toplu halde yapılması verimliliği artıracaktır.

Polisiye yöntemler yetmez
Aynı şekilde, yasanın uygulanmasından Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı sorumlu olmasına karşın, uygulayıcı kamu görevlilerinin ağırlıklı olarak İçişleri ve Adalet Bakanlığı mensupları oluşu da önemli bir çelişki. Burada temel sorun, yasanın ve kamunun, kadına yönelik şiddeti salt bir asayiş sorunu olarak değerlendirmesi nedeniyle sorunun adliye ve polisiye tedbirlerle çözülmesi arzusundan kaynaklanıyor. Oysa kadına yönelik şiddet bir sonuç. İşin özünde şiddet olduğu için de kuşkusuz asayişle bağlantılı. Ancak bu şiddeti tetikleyen ana neden, bir kere daha yineleyelim ki, kadınla erkek arasındaki eşitsiz güç ilişkisi. Öyleyse kadına yönelik bir şiddet olayı gerçekleştiğinde olayın suç boyutuyla polisin ilgilenmesiyle yetinilmemeli, mağdurun o an korunması ve gelecekte de şiddet görmesinin engellenmesi için Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı çalışanlarının, yani sosyal çalışmacıların en az polis ve adliye kadar sıcağı sıcağına mağdur kadına katkıda bulunması ve onu hakları ve nasıl korunacağına ilişkin olarak aydınlatması, yani kadının güçlendirilmesi sağlanmalıdır. Bu bilgilendirmenin yapılmayışı, Bakanlık çalışanlarının deyim yerindeyse sahaya inmeyişi, 6284 Sayılı Kanun’dan beklenen verimin alınmayışının en önemli sebebi.

Sorumluluktan korkma
Böyle bir desteğin yokluğu, personel yetersizliğiyle birleştiğinde iş yükünü arttırıyor, aile mahkemesi hakiminin evrak üzerinden vereceği tedbirlerin isabetli olma oranını düşürüyor, emniyet güçlerinin şablon koruma tedbiri uygulamasına yol açıyor, dolayısıyla tedbirlerin yerinde, doğru ve etkili verilmesini, uygulanmasını engelliyor, her kurumun, “Aman kötü bir şey olmadan sorumluluk benden gitsin” mantığıyla hareket etmesine neden oluyor.

Muhattap bulunamıyor
Öte yandan, emniyet güçleri ile adliye arasındaki işbirliğinin yeterli olmayışı da kaynak ve zaman israfına yol açıyor. Aslında yasanın koordinasyonundan sorumlu Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı yetkililerinin şu anki pozisyonu verilen kararlardan birer örnek toplamak biçimindedir. Adliye çalışanları ve emniyet güçleri karşılaştıkları sorunun çözümü için karşılarında etkili bir muhatap bulamıyor. Uzaklaştırma kararı verilmesi halinde kadının ekonomik yönden desteklenmeyişi, nafaka takdir edilmeyişi veya miktarının azlığı, evden uzaklaştırılan erkeğin doğalgaz, elektrik, telefon vb. yaşamsal abonelikleri iptal ettirmesi, faturaları ödememesinin koruma kararında hükme bağlanmaması da yasanın etkin uygulanmasındaki önemli eksikliklerden.

Asıl işlevi, uyarı
Yasanın kamuoyunda, asıl işlevi olan “Kadınına şiddet uygulamayacaksın, bu tembihe rağmen uygularsan TCK yanında bu sebeple de hapse girersin” şeklindeki uyarı işlevinden çok, evden uzaklaştırma tedbiriyle biliniyor oluşu da şablon kararlar verilmesini tetikliyor, koruma kararlarının etkili ve verimli kullanımını azaltıyor. Uzaklaştırma kararı verilmesi halinde şiddetin sebebi araştırılmalı, tekrarlanmasını engelleyecek önlemler alınmalı, uzaklaştırma kararı süreci ve sonrası da planlanmalı. Bunların yapılmayışı “Uzaklaştırma kararı erkeği tahrik ediyor” ya da “Boşanmaları tetikliyor” şeklindeki olumsuz kanı ve ifadelere yol açıyor. Kuşkusuz, bu boşluk da çıkarılacak yönetmelik aracılığıyla ASPB tarafından doldurulmalı, adliyede ve emniyette sosyal çalışmacılarla karma çalışacak birimlerin oluşturulması düşünülmeli.

Mal, candan kıymetli!
Toplumda infial uyandıran Özgecan Aslan cinayetine duyulan tepkilerin de etkisiyle kadına yönelik şiddet ve cinayetlere ilişkin olarak TCK’da daha caydırıcı cezalara yer verilmesi artık kaçınılmaz. Mevcut sistemdeki malvarlığına karşı işlenen suçların cezalarının can güvenliği ve cinsel dokunulmazlığa karşı suçlara verilen cezalardan yüksek oluşu, kabul edilemez. Örneğin bir olayda, Alanya’da Akdeniz Üniversitesi’nden bir genç kadını kampüsten şehir merkezine götürmek için otomobiline alan telefon malzemeleri satan bir esnaf, genç kadının kırık olan telefon kabını değiştirmek bahanesiyle dükkanına götürür. Kepenki kapatır, ellerini kelepçeler, ancak son anda yalvarmaları üzerine tecavüzden vazgeçer. Bu olay sonrasında yakalanan şahıs tutuksuz olarak yargılanır. Oysa telefonu ya da kabını zorla almış olsaydı, verilecek cezanın yüksekliği nedeniyle tutuklanması kaçınılmazdı. Bu örnekten de anlaşılacağı üzere, özellikle tutuklama tedbirinin bu tür olaylarda etkili biçimde uygulanabilmesinin yolu açılmalı ve cezaların caydırıcı olması sağlanmalı.

Kadın Bakanlığı kurulsun
Kadın Bakanlığı yerine Aile Bakanlığı’nın kurulmuş olması başlı başına toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin farkında olunmadığının göstergesi. Oysa kadına yönelik ayrımcılık ve şiddetin önlenmesindeki kazanımlar, Birleşmiş Milletler’deki Kadın Komitesi’nin çabalarıyla çıkarılan CEDAW (Kadına Yönelik Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi) sonrasında, kadın hareketinin ve feministlerin mücadelelerinin sonucudur. Ancak 1990’lı yıllarda kurulan doğrudan Başbakanlığa bağlı Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü’nün günümüzde ASPB’nin içinde etkisiz bir birim olarak yer alması, kadın haklarındaki kazanımlardan önemli bir geri adımdır. Çünkü kadına yönelik şiddetin kaynağı bizzat aile olabildiği gibi, toplumdaki ve yasayı uygulayanlardaki egemen anlayış da aile ile kadının çıkarlarının çakıştığı noktada ailenin üstün tutulması gerektiği fikrindedir. Esasen, ailenin korunması ve sosyal politikaların uygulanması tüm bakanlıkların görevi olmakla, cinsiyet ayrımcılığının topluma bindirdiği yüklerin ve yaşattığı sıkıntıların farkında olunmasını sağlayacak şekilde, bakanlığın adının “Kadın Bakanlığı” olarak değiştirilmesi adil ve yerinde olacaktır.

İstanbul Sözleşmesi 

Son olarak, eğer yeni bir anayasa yapılacaksa, cinsiyet ve cinsel yönelim eşitliğini esas alınmalı, çerçeve buna göre çizilmeli. 6284 sayılı yasa da işlevine uygun şekilde kadına yönelik şiddetin kale kapısını kıracak bir koçbaşı etkililiğinde kısa ve çarpıcı olarak yenilenmeli ama şiddetin kökenlerinin kurutulması için çok önemli bir kazanım olan İstanbul Sözleşmesi’ne uygun çerçeve yasa da çıkarılmalı.​



*Emekli Aile Mahkemesi hakimi, avukat

 
Bu site Türk Kadınlar Birliği resmi sitesidir.
Copyright © 2015